Şu sıra bir film, daha doğrusu çekilmekte olan bir film çok konuşuluyor. Üstelik ne dev bütçeli bir reklam kampanyası sürdürülüyor ne de filmin kendisi böyle bir bütçeye sahip.


Devrim sonrasının farklı yüzlerini anlatan bölümlerden oluşan bir film olarak izleyici karşısına çıkacak. 1 Mayıs'ta gösterime girme sözünü tutabilmek için emek veren onlarca hatta yüzlerce kişinin katılımıyla çekimler sürüyor.
Yönetmenliğini ve senaryo yazarlığını Mustafa Kenan Aybastı'nın yaptığı, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi sanat emekçilerinin oluşturduğu bir film kolektifi tarafından üretilen Devrimden Sonra'nın şimdiye kadar çekilmiş bölümlerinden kısa parçalarla oluşturulmuş ikinci tanıtım fragmanı da internet üzerinden yayılmaya başladı.
Filmin internet sitesinde yayınlanan fragmanı şu adresten izleyebilirsiniz:
http://www.devrimdensonra.com
Biz de bu ilginç çalışmanın yönetmeniyle Yeni Harman okurları için bir söyleşi yaptık:
Tanıtımları bile şimdiden çokça ses getiren ve bir dizi platformda tartışma yaratan bu filmin öyküsünden daha doğrusu ne anlatmak istediğinizden bahseder misiniz? Böyle bir film yapma fikri nasıl doğdu?
Ben kendi deneyimlerimden insanlara sosyalizmi anlatmanın hiç de kolay olmadığını biliyorum. Bunun birçok nedeni var elbette ama diğer bir taraftan da sosyalizmi anlatmanın, sosyalist bir ülkenin nasıl bir yer olabileceğini anlatmanın en iyi yollarından biri de onların hayatına ne getirip ne götüreceğini onların hayatları üzerinden anlatmaktır sanıyorum.
Hayatımızı mahveden şeyler hep en hafife aldığımız, değişemez sandığımız, oysaki kesinlikle değiştirmek zorunda olduğumuz şeyler oluyor. O şeyler değiştiğinde hayatımız ummadığımız, hafife alamadığımız kadar değişebilir. Sadece elektriğin doğalgazın suyun ücretsiz hale gelmesi bile o kadar çok şey ifade eder ki. Örneğin annem hayatı boyunca faturaların kabusu ile yaşamış biri ve onun gibi milyonlar için harikulade bir haber olacaktır. Gidip annenize elektrik, su ve doğalgaz için artık ücret alınmayacağını ve herkes için iş garantisi getirildiğini söyleyin ve o an inanmayacak bile olsa yüzünde nasıl bir ifade oluştuğunu görün.
Hayat matrix değildir. Hayatımızı patronlar, faturalar ve faşist iktidarlar mahvederler onlardan kurtulmak hepimiz için iyi bir başlangıç olabilir.
Peki, bu bir propaganda filmi midir?
Diğer yandan “Sen sosyalizm propagandası mı yapıyorsun?” derseniz... Evet yapıyorum! Hatta hep yapıyorum! Ben bir sanatçıyım ve sanatçı olmaktan; kendi dünyama kapanıp orada yaşamayı anlamıyorum. Etrafınıza baksanıza. Ülkeniz cehenneme dönmüşse, insanların ufku “Kılıçdaroğlu gelip bizi kurtaracak”a kadar daralmışsa sanatçının işi o ufku genişletmektir.
Biraz da filmin üretim sürecinden bahsedelim. Filminiz ne kadar sürede çekilmiş olacak? Yapımcı kim mesela? Oyuncular nasıl belirlendi? Yapımın tamamı nasıl bütçelendi?
Filmin oyuncu kadrosunun tamamı ve teknik kadrosunun büyük bir kısmı gönüllülerden oluşuyor. Türkiye'de daha önce bu kadar önemli oyuncunun bir araya gelerek gerçekleştirdiği, bu kadar insanın “ben de oynamak isterim” ya da “ben de işin bir ucundan tutmak isterim” dediği, bu boyutta başka bir proje yok sanırım.
Özetle “Devrimden Sonra” filmi adına yakışır bir “ilişkiler bütünü” içinde hayatiyet kazanıyor.
Filmin yapımcısı kim sorusunun yanıtı da buna göre şekilleniyor: Kimler yapıyorsa onlar! Nâzım Hikmet Kültür Merkezi içinde bir kolektif olarak filmi yapıyoruz. NHKM aslında çok önce, sanırım yaklaşık 5 yıl önce, bir hedef koymuş: Piyasanın ve piyasa ideolojisinin hakimiyet alanı dışında, sanatın kolektif üretim zeminlerini oluşturmak.
Devrimden Sonra filmi bu hedefin bir parçası.
Bir de açıkça söyleyeyim, filmin bütçelenmesinden, oyuncuların belirlenmesine kadar her şey, “Devrimden Sonra” fikri neyi gerektiriyorsa öyle ortaya çıktı. Film şu anda da asıl gücünü Devrimden Sonra Gönüllüleri'nden alıyor. Film için harekete geçmiş, cebindekinin yarısını bizimle paylaşmak için harekete geçmiş, gelip kapımızı çalmış insanlar bizim kararlarımızı etkiliyor!

Filmin şimdiden tartışılmasına neden olan fragmanlardan bahsedecek olursak; bilindiği üzere fragmanlar genellikle filmlerin en çarpıcı en merak uyandıran kısımlarından üretilirler. Sizin iki fragmanınız da çok konuşulur oldu. Katıldığınız programlarda özellikle ilk fragmandaki radyo duyurusunun biçimi, ses tonu hakkında darbe günlerini çağrıştıran şeyler olduğu yününde yorumlar geldi? Sizce televizyoncular tarafından neden böyle bir vurgu yapıldı?
Birçok nedeni var ama ben en eğlenceli olandan söz edelim isterim. Sorunları şu: Yaratıcı değiller. Filmin böyle bir ilgi görmesi bizleri nasıl sevindirdiyse, bazılarını da üzdüğü kesin. Yok sayamıyorlar, bunu da yapmayacakları kesin değil. Gözlerini filme kapatmayı da deneyeceklerdir. Ne sanıyoruz? Medya patronlarının, korkak ve tarafını çok uzun zaman önce seçmiş haber editörlerinin sosyalizmi anlatan bir filmin ilgi görmesine sevineceğini mi? Sevinmeyecekler, saldıracaklar ama en azından biraz yaratıcı olsunlar yoksa bu soruyu bir daha canlı yayında sorduklarında cevap verirken Can Yücel'e başvurmak durumunda kalabilirim.
Ne bekleniyor? Hayatın olağan akışı kesilmiş. Radyo kanalları, televizyonlar, gökdelenler, caddeler. Hepsinde yeni bir hayat var. Bu yeni hayat gür sesiyle radyodan ilk bildirisini yayınlıyor. Birileri için bunun çok ağır bir darbe olduğu kesin!
“Tatlı bir meltem İzmir sokaklarını yalarken, devrimci hükümetin yeni aldığı kararlar, akşam alışverişi için pazarda dolaşan genç hanımları pek memnun etti.” Bu tür bir anons mu bekliyorlar?
Birine evlenme teklif ettiğinizde “nerede yaşayacağız” diye soruyorsa o işe gönlü var demektir. Bu tartışmaları da böyle görüyorum…
İkinci fragmandaki “oturduğum evin sahibi bundan böyle benim” ifadesi sanırım yanlış anlaşılmış. İnternetteki paylaşım sayfalarındaki yorumlar bunu gösteriyor. Yani aslında “solcuları” dahi korkutmuş. Bu sahneyi fragmana taşırken böyle ters tepki oluşturma olasılığını düşündünüz mü? Neyi hedeflediniz?
Diyelim ki ülkede sosyalizm var. İşiniz var, yaşayacak ev sıkıntınız yok. Aç kaldım, hasta oldum hastane bulamadım derdiniz yok. Eğitim ücretsiz. Ne yapacaksınız yedi tane daireyi? Hadi yediyi geçtim bilmem kaç yüz tane evi ne yapacaksınız? Eğer yaşama tarzınız kira toplayarak geçinmek ve çalışmamak ise bunun savunulabilecek bir tarafı yok. Sosyalist bir hükümetin de konut sorununu sadece bu yöntemle çözeceğini zannetmiyorum. Her şey bir yana bunun yapısal bir çözüm olduğunu düşünürseniz, yoksullara ihanet edersiniz. Doğru dürüst elektriği, altyapısı olmayan bir gecekonduda yaşayan bir işçiye sosyalist iktidar herhalde böyle bir müjde vermeyecektir: “Oturduğun bu kondu artık senin. Sonsuza kadar burada yaşayacaksın!”
Diğer taraftan da konut sorununun sosyalizmde nasıl çözüleceğine dair sosyalist / komünist partilerin programlarına bakılıp onlar muhatap alınarak tartışılabilir. Bir şeyi bir kez daha hatırlatmak lazım sanırım. Bu bir film! Filmler tartışma çıkarmayı sever. İnsanların sosyalist bir ülkenin nasıl olabileceğini tartışması gayet iyi bir şey. Şöyle bir örnek veriyorum ben hep: Birine evlenme teklif ettiğinizde “nerede yaşayacağız” diye soruyorsa o işe gönlü var demektir. Bu tartışmaları da böyle görüyorum ben. Sosyalizm hepimiz için harikadır. Çoğumuzun soruları ve aklına takılan şeyler olabilir. Ben böyle soruları olanların yerinde olsam sorularında samimi iseler çalarım bir komünist parti bürosunun kapısını, sorarım. “Arkadaş tamam sosyalizmi kuralım da konut sorununu nasıl çözeceğiz” diye. Hatta ötesinde niye konut sorununun çözümünü birilerine atıyoruz ki. Sosyalist ülke ve iktidar hepimizinse sorunları da hepimizin buyurun o ülkeye gidelim orada konuşur birlikte çözeriz.

“Hiçbir şey hayattan daha değerli değildir, sinema da dahil.” diyor Kurosawa.
Filmi ayrıca “aslında şu sahnede şunu demek istedik” şeklinde anlatmak zorunda kalma olasılığını düşündünüz mü? Ya da böyle bir durum ortaya çıkarsa ne yaparsınız?
Film bittikten ve insanlar izledikten sonra herhalde hayatımda hiç konuşmadığım kadar konuşmak zorunda kalacağım ve bu konuşmalar şuradaki sahnede şunu demek istedim, şurada şuna gönderme yaptım falan olmayacak. Filmi böyle düşünmedim ve yazmadım. Film bittikten sonra (şimdiden başladı zaten) sosyalist bir Türkiye’nin nasıl bir ülke olabileceğinden bahsedeceğiz hep birlikte.
Oyuncu kadrosunun oldukça güçlü ve renkli olduğunu görüyoruz. Yine birçok sosyal paylaşım sayfasında kadronun bu kadar bilindik yüzleri içermesinin şaşkınlık yarattığını okuyoruz? Şimdi sanki biraz daha ciddiye alınmaya başlandı. Yani bir sinema yapımı olarak. Ne düşünüyorsunuz?
İnsanlar çoğu zaman başka yerlerde başka türde işlerde gördükleri yüzleri böyle bir projede görünce elbette seviniyorlar. Kendilerine dair bir filmde oyuncuları da kendi yanlarında görmek güzel şey. Sinemada ünlü yüzler her tür yapımda daha etkili olur bunun bu filmde de değişmeyen belli nedenleri var ama onları şimdi saymanın ve konuşmanın filmimizle bir ilgisi yok.
Ayrıca son dönemde gerek sinema filmlerinde gerekse de televizyon dizilerinde siyasi içerikli dönem filmlerinin sayısı arttı. Sizin ki zamansız hatta geleceği (en azından şu an ya da geçmişte yaşanmadığı için) anlatan bir film gerçi ama böyle bir rüzgarın ürünü olarak yorumlanabilir mi?
Hayır, sanıyorum öyle değil. Bizim, kim olduğumuza bakarsanız; “biraz da solculardan reyting alalım” diye film yapan bir “prodüksiyon şirketi” olmadığımızı görürsünüz. Eğer film bir rüzgarın ürünü ise o rüzgar birkaç yıl değil birkaç yüzyıl önce esmeye başladı. İşçi sınıfı var olduğundan beri.
Bir diğer yorum tipi de “devrimi yapamadık bari filmini yapalım” şeklinde özetlenebilecek ifadelerden oluşuyor. Çektiğiniz filmin ya da projenizin genelinin bu şekilde değerlendirilmesini nasıl buluyorsunuz?
Bizler, sosyalist sinemacılar, sinemacı olmayan sosyalist yoldaşlarımız, arkadaşlarımız kadar devrimden yanayız. Herkes devrim için bir şeyler yapıyor biz de bir film yapıyoruz. Şunu da aklımızdan hiç çıkarmıyoruz biz sadece yeni bir film yapmaya çalışmıyoruz biz yeni bir ülke kurmaya çalışıyoruz. Bu film ve sinema sanatı bunun oldukça ufak bir parçası.
Bir seri ya da devam filmi düşünüyor musunuz? Ya da benzer içerikli, temalı filmler çekmeyi hedefliyor musunuz?
Filmin senaryo yazarı ve yönetmeni olarak şunu açıkça söyleyeyim ki ben sadece gece yastığa kafamı koyduğumda aklıma ne takılıyorsa onun filmini yapıyorum. Sonrasında ne yapacağımı hep birlikte görürüz ben bile çok emin değilim. Ama masamda bekleyen projelerden biri Türkiye'nin kendine sosyalist bir çıkış bulamadığı durumda, emperyalistlerin planları gerçekleşirse nelerin olabileceği üzerine. Bir diğeri de durup dururken zengin olmak isteyen birinin başına neler gelebileceği nasıl zengin olunabileceği üzerine. Bekleyelim görelim.

Peki, en önemli sorulardan biri de filmin dağıtımı. Nasıl dağıtılacak? Yani hangi salonlarda gösterilecek?
Bakıyoruz. Filmin sinema izleyicisine ulaşması, ülkenin en ücra köşelerine kadar girmesi, sinema salonlarında yeni bir ülkenin ayak seslerinin duyulması en çok istediğimiz şey. Biz bir fasoncu atölyenin siparişlerini alıp üretime geçmesi gibi başlamadık filme. Ürettikçe, ürettiğimiz şey ortaya çıktıkça bunu izleyicisine, filmimizden faydalanacak olanlar ulaştırmak konusunda da hırsımız artıyor. Dağıtımcı görüşmelerine yakın zamanda başladık. Burada da iyimseriz.
Filmin internet sitesinde yayınlanan fragmanı şu adresten izleyebilirsiniz:
http://www.devrimdensonra.com
Biz de bu ilginç çalışmanın yönetmeniyle Yeni Harman okurları için bir söyleşi yaptık:
Tanıtımları bile şimdiden çokça ses getiren ve bir dizi platformda tartışma yaratan bu filmin öyküsünden daha doğrusu ne anlatmak istediğinizden bahseder misiniz? Böyle bir film yapma fikri nasıl doğdu?
Ben kendi deneyimlerimden insanlara sosyalizmi anlatmanın hiç de kolay olmadığını biliyorum. Bunun birçok nedeni var elbette ama diğer bir taraftan da sosyalizmi anlatmanın, sosyalist bir ülkenin nasıl bir yer olabileceğini anlatmanın en iyi yollarından biri de onların hayatına ne getirip ne götüreceğini onların hayatları üzerinden anlatmaktır sanıyorum.
Hayatımızı mahveden şeyler hep en hafife aldığımız, değişemez sandığımız, oysaki kesinlikle değiştirmek zorunda olduğumuz şeyler oluyor. O şeyler değiştiğinde hayatımız ummadığımız, hafife alamadığımız kadar değişebilir. Sadece elektriğin doğalgazın suyun ücretsiz hale gelmesi bile o kadar çok şey ifade eder ki. Örneğin annem hayatı boyunca faturaların kabusu ile yaşamış biri ve onun gibi milyonlar için harikulade bir haber olacaktır. Gidip annenize elektrik, su ve doğalgaz için artık ücret alınmayacağını ve herkes için iş garantisi getirildiğini söyleyin ve o an inanmayacak bile olsa yüzünde nasıl bir ifade oluştuğunu görün.
Hayat matrix değildir. Hayatımızı patronlar, faturalar ve faşist iktidarlar mahvederler onlardan kurtulmak hepimiz için iyi bir başlangıç olabilir.
Peki, bu bir propaganda filmi midir?
Buna benim vereceğim cevap hiçbir şeyi değiştirmez. Yani hayır değildir biz şöyle sinematografik kaygılarla yaklaştık desem ne olur? Buna “kuru bir propaganda” yaftası yapıştırmak ve orada tutmak isteyenler için filmin kendi naifliği bile etkili olmayacaktır.
Diğer yandan “Sen sosyalizm propagandası mı yapıyorsun?” derseniz... Evet yapıyorum! Hatta hep yapıyorum! Ben bir sanatçıyım ve sanatçı olmaktan; kendi dünyama kapanıp orada yaşamayı anlamıyorum. Etrafınıza baksanıza. Ülkeniz cehenneme dönmüşse, insanların ufku “Kılıçdaroğlu gelip bizi kurtaracak”a kadar daralmışsa sanatçının işi o ufku genişletmektir.
Biraz da filmin üretim sürecinden bahsedelim. Filminiz ne kadar sürede çekilmiş olacak? Yapımcı kim mesela? Oyuncular nasıl belirlendi? Yapımın tamamı nasıl bütçelendi?
Filmin oyuncu kadrosunun tamamı ve teknik kadrosunun büyük bir kısmı gönüllülerden oluşuyor. Türkiye'de daha önce bu kadar önemli oyuncunun bir araya gelerek gerçekleştirdiği, bu kadar insanın “ben de oynamak isterim” ya da “ben de işin bir ucundan tutmak isterim” dediği, bu boyutta başka bir proje yok sanırım.
Özetle “Devrimden Sonra” filmi adına yakışır bir “ilişkiler bütünü” içinde hayatiyet kazanıyor.
Filmin yapımcısı kim sorusunun yanıtı da buna göre şekilleniyor: Kimler yapıyorsa onlar! Nâzım Hikmet Kültür Merkezi içinde bir kolektif olarak filmi yapıyoruz. NHKM aslında çok önce, sanırım yaklaşık 5 yıl önce, bir hedef koymuş: Piyasanın ve piyasa ideolojisinin hakimiyet alanı dışında, sanatın kolektif üretim zeminlerini oluşturmak.
Devrimden Sonra filmi bu hedefin bir parçası.
Bir de açıkça söyleyeyim, filmin bütçelenmesinden, oyuncuların belirlenmesine kadar her şey, “Devrimden Sonra” fikri neyi gerektiriyorsa öyle ortaya çıktı. Film şu anda da asıl gücünü Devrimden Sonra Gönüllüleri'nden alıyor. Film için harekete geçmiş, cebindekinin yarısını bizimle paylaşmak için harekete geçmiş, gelip kapımızı çalmış insanlar bizim kararlarımızı etkiliyor!

Filmin şimdiden tartışılmasına neden olan fragmanlardan bahsedecek olursak; bilindiği üzere fragmanlar genellikle filmlerin en çarpıcı en merak uyandıran kısımlarından üretilirler. Sizin iki fragmanınız da çok konuşulur oldu. Katıldığınız programlarda özellikle ilk fragmandaki radyo duyurusunun biçimi, ses tonu hakkında darbe günlerini çağrıştıran şeyler olduğu yününde yorumlar geldi? Sizce televizyoncular tarafından neden böyle bir vurgu yapıldı?
Birçok nedeni var ama ben en eğlenceli olandan söz edelim isterim. Sorunları şu: Yaratıcı değiller. Filmin böyle bir ilgi görmesi bizleri nasıl sevindirdiyse, bazılarını da üzdüğü kesin. Yok sayamıyorlar, bunu da yapmayacakları kesin değil. Gözlerini filme kapatmayı da deneyeceklerdir. Ne sanıyoruz? Medya patronlarının, korkak ve tarafını çok uzun zaman önce seçmiş haber editörlerinin sosyalizmi anlatan bir filmin ilgi görmesine sevineceğini mi? Sevinmeyecekler, saldıracaklar ama en azından biraz yaratıcı olsunlar yoksa bu soruyu bir daha canlı yayında sorduklarında cevap verirken Can Yücel'e başvurmak durumunda kalabilirim.
Ne bekleniyor? Hayatın olağan akışı kesilmiş. Radyo kanalları, televizyonlar, gökdelenler, caddeler. Hepsinde yeni bir hayat var. Bu yeni hayat gür sesiyle radyodan ilk bildirisini yayınlıyor. Birileri için bunun çok ağır bir darbe olduğu kesin!
“Tatlı bir meltem İzmir sokaklarını yalarken, devrimci hükümetin yeni aldığı kararlar, akşam alışverişi için pazarda dolaşan genç hanımları pek memnun etti.” Bu tür bir anons mu bekliyorlar?
Birine evlenme teklif ettiğinizde “nerede yaşayacağız” diye soruyorsa o işe gönlü var demektir. Bu tartışmaları da böyle görüyorum…
İkinci fragmandaki “oturduğum evin sahibi bundan böyle benim” ifadesi sanırım yanlış anlaşılmış. İnternetteki paylaşım sayfalarındaki yorumlar bunu gösteriyor. Yani aslında “solcuları” dahi korkutmuş. Bu sahneyi fragmana taşırken böyle ters tepki oluşturma olasılığını düşündünüz mü? Neyi hedeflediniz?
Diyelim ki ülkede sosyalizm var. İşiniz var, yaşayacak ev sıkıntınız yok. Aç kaldım, hasta oldum hastane bulamadım derdiniz yok. Eğitim ücretsiz. Ne yapacaksınız yedi tane daireyi? Hadi yediyi geçtim bilmem kaç yüz tane evi ne yapacaksınız? Eğer yaşama tarzınız kira toplayarak geçinmek ve çalışmamak ise bunun savunulabilecek bir tarafı yok. Sosyalist bir hükümetin de konut sorununu sadece bu yöntemle çözeceğini zannetmiyorum. Her şey bir yana bunun yapısal bir çözüm olduğunu düşünürseniz, yoksullara ihanet edersiniz. Doğru dürüst elektriği, altyapısı olmayan bir gecekonduda yaşayan bir işçiye sosyalist iktidar herhalde böyle bir müjde vermeyecektir: “Oturduğun bu kondu artık senin. Sonsuza kadar burada yaşayacaksın!”
Diğer taraftan da konut sorununun sosyalizmde nasıl çözüleceğine dair sosyalist / komünist partilerin programlarına bakılıp onlar muhatap alınarak tartışılabilir. Bir şeyi bir kez daha hatırlatmak lazım sanırım. Bu bir film! Filmler tartışma çıkarmayı sever. İnsanların sosyalist bir ülkenin nasıl olabileceğini tartışması gayet iyi bir şey. Şöyle bir örnek veriyorum ben hep: Birine evlenme teklif ettiğinizde “nerede yaşayacağız” diye soruyorsa o işe gönlü var demektir. Bu tartışmaları da böyle görüyorum ben. Sosyalizm hepimiz için harikadır. Çoğumuzun soruları ve aklına takılan şeyler olabilir. Ben böyle soruları olanların yerinde olsam sorularında samimi iseler çalarım bir komünist parti bürosunun kapısını, sorarım. “Arkadaş tamam sosyalizmi kuralım da konut sorununu nasıl çözeceğiz” diye. Hatta ötesinde niye konut sorununun çözümünü birilerine atıyoruz ki. Sosyalist ülke ve iktidar hepimizinse sorunları da hepimizin buyurun o ülkeye gidelim orada konuşur birlikte çözeriz.

“Hiçbir şey hayattan daha değerli değildir, sinema da dahil.” diyor Kurosawa.
Filmi ayrıca “aslında şu sahnede şunu demek istedik” şeklinde anlatmak zorunda kalma olasılığını düşündünüz mü? Ya da böyle bir durum ortaya çıkarsa ne yaparsınız?
Film bittikten ve insanlar izledikten sonra herhalde hayatımda hiç konuşmadığım kadar konuşmak zorunda kalacağım ve bu konuşmalar şuradaki sahnede şunu demek istedim, şurada şuna gönderme yaptım falan olmayacak. Filmi böyle düşünmedim ve yazmadım. Film bittikten sonra (şimdiden başladı zaten) sosyalist bir Türkiye’nin nasıl bir ülke olabileceğinden bahsedeceğiz hep birlikte.
Bir filmin insanlara başka bir ufuk açarak, sinemanın ötesinde hayata dair böyle şeyleri tartışmaya özendirmesi bence gayet yerinde. Kurosawa'nın güzel bir sözü vardı; hatırladığım kadarıyla şöyleydi: “Hiçbir şey hayattan daha değerli değildir, sinema da dahil.” diye... Hayata olumlu bir müdahalede bulunamayan sanat eseri başka bir şeye hizmet ediyordur.
Oyuncu kadrosunun oldukça güçlü ve renkli olduğunu görüyoruz. Yine birçok sosyal paylaşım sayfasında kadronun bu kadar bilindik yüzleri içermesinin şaşkınlık yarattığını okuyoruz? Şimdi sanki biraz daha ciddiye alınmaya başlandı. Yani bir sinema yapımı olarak. Ne düşünüyorsunuz?
İnsanlar çoğu zaman başka yerlerde başka türde işlerde gördükleri yüzleri böyle bir projede görünce elbette seviniyorlar. Kendilerine dair bir filmde oyuncuları da kendi yanlarında görmek güzel şey. Sinemada ünlü yüzler her tür yapımda daha etkili olur bunun bu filmde de değişmeyen belli nedenleri var ama onları şimdi saymanın ve konuşmanın filmimizle bir ilgisi yok.
Ayrıca son dönemde gerek sinema filmlerinde gerekse de televizyon dizilerinde siyasi içerikli dönem filmlerinin sayısı arttı. Sizin ki zamansız hatta geleceği (en azından şu an ya da geçmişte yaşanmadığı için) anlatan bir film gerçi ama böyle bir rüzgarın ürünü olarak yorumlanabilir mi?
Hayır, sanıyorum öyle değil. Bizim, kim olduğumuza bakarsanız; “biraz da solculardan reyting alalım” diye film yapan bir “prodüksiyon şirketi” olmadığımızı görürsünüz. Eğer film bir rüzgarın ürünü ise o rüzgar birkaç yıl değil birkaç yüzyıl önce esmeye başladı. İşçi sınıfı var olduğundan beri.
Bir diğer yorum tipi de “devrimi yapamadık bari filmini yapalım” şeklinde özetlenebilecek ifadelerden oluşuyor. Çektiğiniz filmin ya da projenizin genelinin bu şekilde değerlendirilmesini nasıl buluyorsunuz?
Bizler, sosyalist sinemacılar, sinemacı olmayan sosyalist yoldaşlarımız, arkadaşlarımız kadar devrimden yanayız. Herkes devrim için bir şeyler yapıyor biz de bir film yapıyoruz. Şunu da aklımızdan hiç çıkarmıyoruz biz sadece yeni bir film yapmaya çalışmıyoruz biz yeni bir ülke kurmaya çalışıyoruz. Bu film ve sinema sanatı bunun oldukça ufak bir parçası.
Bir seri ya da devam filmi düşünüyor musunuz? Ya da benzer içerikli, temalı filmler çekmeyi hedefliyor musunuz?
Filmin senaryo yazarı ve yönetmeni olarak şunu açıkça söyleyeyim ki ben sadece gece yastığa kafamı koyduğumda aklıma ne takılıyorsa onun filmini yapıyorum. Sonrasında ne yapacağımı hep birlikte görürüz ben bile çok emin değilim. Ama masamda bekleyen projelerden biri Türkiye'nin kendine sosyalist bir çıkış bulamadığı durumda, emperyalistlerin planları gerçekleşirse nelerin olabileceği üzerine. Bir diğeri de durup dururken zengin olmak isteyen birinin başına neler gelebileceği nasıl zengin olunabileceği üzerine. Bekleyelim görelim.

Peki, en önemli sorulardan biri de filmin dağıtımı. Nasıl dağıtılacak? Yani hangi salonlarda gösterilecek?
Bakıyoruz. Filmin sinema izleyicisine ulaşması, ülkenin en ücra köşelerine kadar girmesi, sinema salonlarında yeni bir ülkenin ayak seslerinin duyulması en çok istediğimiz şey. Biz bir fasoncu atölyenin siparişlerini alıp üretime geçmesi gibi başlamadık filme. Ürettikçe, ürettiğimiz şey ortaya çıktıkça bunu izleyicisine, filmimizden faydalanacak olanlar ulaştırmak konusunda da hırsımız artıyor. Dağıtımcı görüşmelerine yakın zamanda başladık. Burada da iyimseriz.